Aşkın Yollu'nun Web Günlüğü
YÖK Başkanı yaptığı çarpıcı açıklamalar ile içinde bulunduğumuz haftanın gündemini önemli ölçüde belirledi. Söz konusu açıklamalar iki önemli boyut içeriyordu. Bir tanesi üniversitenin bilim üretimi ve sunumu yapan akademik kadronun temelini oluşturan araştırma görevliliğini kadrolu bir iş olmaktan çıkartmak. Bir diğeri de üniversitelere devlet katkısını ortadan kaldırıp tüm maliyeti öğrencilere yıkmak. Yani, üniversiteyi bütünüyle para karşılığı hizmet veren bir kurum haline dönüştürmek.
Üniversitelerin yeniden yapılanmasında ortaya atılan her iki öneri de aslında bütünlüklü bir projenin parçalarıdır. Bu proje, 1980’lerde başlayan üniversiteyi tümüyle sermayeye hizmet eder ticari bir yapıya dönüştürmektir. Bu dönüşüm her ticari kurum gibi üniversitenin de kâr amacı güden bir işletme haline dönüşmesini öngörmektedir. Kâr amacı, doğası gereği üniversiteyi maliyetlerin düşürülmesi ve gelirin artırılması hedefine yöneltecektir.
Araştırma görevliliğinin kadrolu bir iş olmaktan çıkartılıp burslu öğrenciliğe dönüştürülmesi, tam anlamıyla istihdamın esnekleştirilmesidir. Tüm esnekleştirmelerde olduğu gibi burada da temel amaç istihdam maliyetinin düşürülmesidir. Ancak, araştırma görevlilerinin aynı zamanda yüksek lisans ve doktora tez çalışmaları yaptığını, yani akademik bir çalışma içinde bulunduklarını da düşünürsek, ortaya bir başka amacın daha çıktığı görülmektedir. Bu amaç, araştırma görevlilerini akademik yaşamlarının ilk basamağında bağımlı hale getirmektir. Akademik çalışmanın en temel koşulu hiçbir bağımlılık içerisinde olmadan özgürce çalışmaların yürütülebilmesidir. Oysa iş, ücret ve gelecek güvencesi ellerinden alınmış kişilerin özgürce düşüncesini ifade edebilmesi ve bilimsel çalışmalar gerçekleştirmesi mümkün değildir. Henüz akademik yaşamının ilk aşamasında iş, ücret ve gelecek kaygısı ile baskılanan kişilerin akademik yaşamda kalmayı başarsalar bile egemen gücün etkisinden kurutulup bilimsel çalışmalarında toplumsal faydayı gözetmeleri mümkün olamaz.
Dolayısıyla üniversite ve bilim toplumdan daha da kopartılarak bütünüyle sermayeye hizmet eder hale getirilmiş olur.
Üniversitenin bütünüyle paralı hale getirilmesi sadece üniversitenin değil tüm eğitim sisteminin ve toplumsal sınıflar arası ilişkilerin de bütünüyle yeniden sorgulanmasını gerektiren bir düşüncedir.
Üniversitenin paralı olması tüm eğitim sistemini sorgulatır çünkü, yıllardır uygulanagelen eğitim politikası; öğrencileri üniversiteye yönelten ve hatta üniversiteye girmeyi yaşamın dönüm noktası olarak gösteren bir içeriğe sahiptir. Bu nedenle aileler ilköğretimin ilk sınıflarından başlayarak OKS (SBS) ve ÖSS için çocuklarını test sistemine yönelterek dershane kapılarına yığmaktadır. Diğer bir söyleyişle Türkiye’de ÖSS dışında eğitimin hiçbir amacı, hiçbir işlevi kalmamıştır. Hal böyle iken bir anda üniversiteyi paralı hale getirip birçok ailelin çocuklarını üniversite hedefinden de uzaklaştırmak eğitimin bu tek amacını, işlevini de ortadan kaldıracaktır. Bu durumun eğitimi gerçek işlevlerine döndürebileceği yönündeki beklentiler ise mevcut anlayışın iktidarda bulunduğu süreçte gerçekleşemeyecektir. Yani, zaten fiilen işlemez olan eğitim sistemi bütünüyle çökecektir.
Üniversitenin paralı olması üniversiteyi sorgulatacaktır çünkü, üniversitenin en temel işlevlerinden biri “aydın insan” yetiştirmektir. Aydın insan ancak, refah içinde özgür bir toplumda özgürlüğü, refahı yaşayabileceğini bilen ve kendi çıkarlarının ötesinde toplumsal faydayı da gözeten insandır. Bu meziyet para karşılığında alınamaz. Para ödenerek alınan eğitim, yeniden paraya dönüştürülebilecek bir yatırım aracı olabilir ancak. Para ile üniversite bitiren bir kişiden toplumsal faydayı düşünmesi beklenemez. Artık onun amacı, üniversite eğitimi için yapmış olduğu yatırımın en hızlı biçimde kendisine geri dönmesidir. Bunun için de üniversite mezunu, en hızlı biçimde bilgisini, emeğini sermayeye pazarlamayı ve onun hizmetine amade olmayı hedefleyecektir. Bu nedenle üniversiteler de eğitim programlarını bütünüyle sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturacaktır.
Dolayısıyla üniversite, vermiş olduğu eğitim ve öğretimle de toplumdan kopup sermayenin hizmetine girmiş olacaktır.
Üniversitenin toplumdan kopartılıp sermayenin hizmetine amade edilmesi ve üniversite eğitiminin sadece varlıklı ailelerin aldığı ayrıcalıklı bir hizmet haline dönüşmesi, her şeyden önce toplumda sınıflar arası güç dengesinin sermaye lehine bozulduğunun açık bir ifadesidir. Üniversitenin bu yeni konumlanması, güç ilişkilerindeki mevcut dengesizliği daha da derinleştirecektir. İşte bu nedenle üniversitede yaşanmakta olan bu dönüşüm sürecinde sürekli kaybeden konumunda olan sermaye dışı toplum kesimleri ve onların temsilcisi örgütlerin bu sürece mutlaka en hızlı ve etkin biçimde müdahalesi gerekmektedir.
Kaynak: evrensel
Benzer YazılarAşkın Yollu
Dokuz Eylül Üniversitesi
Bilgisayar Mühendisliği
Öğrenci
Kafama esenleri bu bloga koyuyorum
Gün gelir bi karikatür koyarım, gün gelir teknik bir makale yazarım, gün gelir hocanın bitanesine küfür - iltifat ederim, gün gelir hiçbirşey yazmam. Kısacası kafama göre takılırım.
Yorum Yaz