<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kelebek@PIS-ii:~$ &#187; Siyasi</title>
	<atom:link href="http://blog.yollu.com/category/siyasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://blog.yollu.com</link>
	<description>Aşkın Yollu&#039;nun Web Günlüğü</description>
	<lastBuildDate>Mon, 07 Dec 2009 06:45:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>16 Haziran&#8217;da Tuzla&#8217;dayız!</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2008/06/13/16-haziranda-tuzladayiz/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2008/06/13/16-haziranda-tuzladayiz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jun 2008 08:25:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Grev]]></category>
		<category><![CDATA[İşçi]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sendika]]></category>
		<category><![CDATA[Tersane]]></category>
		<category><![CDATA[Tuzla]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/?p=169</guid>
		<description><![CDATA[
Taşeronlaşmaya,
Güvenliksiz ve güvencesiz çalışma koşullarına,
İş cinayetlerine,
İşçilerin kanıyla yüzen gemilere ve zengin ettikleri armatörlere,
Tersane sahiplerine
"bir durun artık" demek için 16 Haziran'da Tuzla'dayız!
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2008/06/16-haziranda-tuzladayiz.jpg'><img src="http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2008/06/16-haziranda-tuzladayiz.jpg" alt="" title="16 Haziranda Tuzladayız" width="435" class="alignleft size-medium wp-image-168" /></a></p>
<p>Taşeronlaşmaya,<br />
Güvenliksiz ve güvencesiz çalışma koşullarına,<br />
İş cinayetlerine,<br />
İşçilerin kanıyla yüzen gemilere ve zengin ettikleri armatörlere,<br />
Tersane sahiplerine<br />
"bir durun artık" demek için 16 Haziran'da Tuzla'dayız!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2008/06/13/16-haziranda-tuzladayiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öğrencilik meslek, öğrenci emekçidir</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2008/01/14/ogrencilik-meslek-ogrenci-emekcidir/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2008/01/14/ogrencilik-meslek-ogrenci-emekcidir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Jan 2008 15:41:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Yök]]></category>
		<category><![CDATA[Meslek]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[Öğretmen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2008/01/14/ogrencilik-meslek-ogrenci-emekcidir/</guid>
		<description><![CDATA[“Üniversiteler paralı olmalıdır.”
Amerikalı YÖK Başkanı.
Adamcağız yeni bir şey demedi; var olan ve olmakta olan budur.
Gelgelelim ki biz YÖK’ün başındaki ölümlünün lakırdısını büyük bir eksiklikle, mızırdanarak tartışıyoruz.
Okul…
Bu sözcük günümüzde bir insanın yaşamına kaç yaşında giriyor?
Beş ya da altı…
Her çocuk bu yaşlardan başlayarak devletin çalışanı olmaktadır.
Emekçidir.

Her aile çocuğunu beş ya da altı yaşındayken devletin eğitim programının çemberine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Üniversiteler paralı olmalıdır.”<br />
Amerikalı YÖK Başkanı.<br />
Adamcağız yeni bir şey demedi; var olan ve olmakta olan budur.<br />
Gelgelelim ki biz YÖK’ün başındaki ölümlünün lakırdısını büyük bir eksiklikle, mızırdanarak tartışıyoruz.<br />
Okul…<br />
Bu sözcük günümüzde bir insanın yaşamına kaç yaşında giriyor?<br />
Beş ya da altı…<br />
Her çocuk bu yaşlardan başlayarak devletin çalışanı olmaktadır.<br />
Emekçidir.<br />
<span id="more-95"></span><br />
Her aile çocuğunu beş ya da altı yaşındayken devletin eğitim programının çemberine teslim etmek zorundadır. Teslim alan ister özel, ister devlet okulu olsun…<br />
Eğitim kurumları, çocuğu, devletin emrettiği tarzda yetiştirmekle yükümlüdür. “Müfredat” dedikleri şey bu bakımdan bir anayasa gibidir.<br />
Ve çok üzgünüm, öğretmenlere bunu söylemek üzücü ama doğrusu şu ki, kapitalist Türkiye’de öğretmen, “müfredatın” pazarlamacısıdır. Çünkü örneğin ülkedeki öğretmen örgütünün eğitim müfredatının şekillenmesinde hiçbir söz hakkı ve payı yoktur.<br />
***<br />
İster kapitalist, ister dinci, ister sosyalist olsun, devletin bir eğitim gidişatına gereksinmesi vardır, çünkü devlet tercih ettiği ülke tipi, taraf olduğu dünya biçimi için yurttaşlar yetiştirmek zorundadır. Yoksa erkinin sürekliliği olmaz/olamaz. Salt düşünsel bakımdan olan seçimleri için değil, devlet yaşamsal gereksinmeleri bakımından da bir eğitim politikasına sahip olmak zorundadır. Mühendis, hekim, mimar, hukukçu, eğitmen, planlamacı ve aklınıza gelen cümle meslek bir devletin olmazsa olmazlarıdır.<br />
Yaşamsal alanlarda yetişmiş insan eksiği olan ülkeler, bunları başka ülkelerden ve bedelini ödeyerek almaktadır.<br />
***<br />
Öğrencilik meslektir.<br />
Öğrenci emekçidir.<br />
Çünkü beş yaşında bir çocuk anaokulunda devletin yasalara girmiş ya da girmemiş yaşam kalıplarının, egemen önyargılarının (zihniyet); resmen desteklenen geleneklerinin vb. bir sürdürücüsü, yeniden üreticisi, koşullara göre yeniden biçimlendiricisi olmak için gününün bilmem kaç saatini okula vermek zorundadır.<br />
“Ağaç yaşken eğilir” deyimi en çok bu durum için kullanılmaktadır.<br />
Öğrencilik mesleği kademeler halinde yaklaşık otuz yaşımıza kadar sürmektedir.<br />
***<br />
O halde devlet, kendi gereksinmelerine göre yetiştirmek üzere ailenin elinde aldığı çocuğa, bu işe giriştiği andan başlayarak maaş ödemekle yükümlüdür.<br />
Devlet kendi yaşamsal gereksinimleri, yaşatmak ve yaymak istediği dünya görüşü bakımından şekillendireceği çocuğu aileden alır almaz, o çocuğun sosyal sigortası, sağlık güvencesi başta olmak üzere bütün gereksinimlerini karşılamak zorundadır.<br />
Salt bu da değil, eğitim kuruluşları her çocuğun yeteneklerini bilimsel ölçütlerle saptamalı, ona göre eğitim vermeli ve bu eğitimin sonunda çocuğun işsizlikle yüz yüze gelmeyeceğini garanti altına almalıdır.<br />
Tersi savaş nedenidir.<br />
Tersi savaş nedenidir, çünkü Sulukulelilerin sözleriyle söylersek bu, bir halkı kerizlemek/ keklemek/ dandik insan yerine koymaktır. Defalarca soymaktır.<br />
Türkiye’de, 12 Eylül 1980’de gelen faşist askeri darbeden beri yapılan tam da budur.<br />
O darbe biraz da bunun için yapılmıştır.<br />
Ticaretin emrinde olan devlet halkı keriz yerine koymaktadır.<br />
Devlet eskilerin deyimiyle zamirsiz (vicdansız) bir eğitim politikası izlemektedir ve sindirilmiş olan halk, savunmadan ötesini söylememektedir.<br />
Devlet diyor ki bu üniversiteleri senin paranla kurdum, bu öğretim üyeleri maaşlarını senin verginden alıyor, ama sen gene de okula para öde.<br />
Sonra, sonra hiç olmazsa çocuğumun iş bulma güvencesi var mı?<br />
Daha neler… İşsiz kalırsa çocuğun, bu devletin değil, senin derdin.<br />
Demek ki bir yerden ödün verince devlete ve tüccarlarına her yerden istiyorlar ve istediklerini almak için, yasaları, polisi, orduyu kullanıyorlar, çünkü zamirsizler.<br />
YÖK başkanı bu gerçeği söylemekten başka bir şey yapmadı, çünkü görevlerinden bir budur.<br />
***<br />
Paralı eğitime karşı çıkmak yeterli değildir. Olamaz…<br />
Çünkü bizim konuşacağımız şey, bir ülkenin çocuklarının daha beş/ altı yaşından başlayarak devlet “müfredatının” müşterisi olup olmaması değildir. Gündeme getirmemiz gereken devletin veya desteklediği eğitim kurumlarının çocuğa ve gençliğe hangi olanakları sunacaklarıdır.<br />
“Olmayacak şeyler” dediğinizi duyar gibiyim.<br />
Buna “olmayacak şey” diyorsanız, o zaman derim ki boşuna uğraşmayın; paralı eğitim bu ülkeye gelmiştir ve siz çocuklarınızı, eğitimi bittikten sonra işsiz kalmak üzere paranızın yettiği bir okula göndermeye zorunlusunuz.<br />
***<br />
Mesele bitmedi. Örneğin “ eğitimde fırsat eşitliği,” “herkese eşit eğitim” gibi lakırdılardan bezginlik geldi. Bunlar sevimli ve korkunç, bunlar lezzetli ve iğrenç yalanlardır. Kapitalizmde bunlar olamaz.<br />
Düşünün.<br />
Barış üstünüzde olsun</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=23547">www.evrensel.net</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2008/01/14/ogrencilik-meslek-ogrenci-emekcidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Para ve üniversite</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2008/01/11/para-ve-universite/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2008/01/11/para-ve-universite/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Jan 2008 17:54:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[AQ]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Yök]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci Hali]]></category>
		<category><![CDATA[Para]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2008/01/11/para-ve-universite/</guid>
		<description><![CDATA[YÖK Başkanı yaptığı çarpıcı açıklamalar ile içinde bulunduğumuz haftanın gündemini önemli ölçüde belirledi. Söz konusu açıklamalar iki önemli boyut içeriyordu. Bir tanesi üniversitenin bilim üretimi ve sunumu yapan akademik kadronun temelini oluşturan araştırma görevliliğini kadrolu bir iş olmaktan çıkartmak. Bir diğeri de üniversitelere devlet katkısını ortadan kaldırıp tüm maliyeti öğrencilere yıkmak. Yani, üniversiteyi bütünüyle para [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>YÖK Başkanı yaptığı çarpıcı açıklamalar ile içinde bulunduğumuz haftanın gündemini önemli ölçüde belirledi. Söz konusu açıklamalar iki önemli boyut içeriyordu. Bir tanesi üniversitenin bilim üretimi ve sunumu yapan akademik kadronun temelini oluşturan araştırma görevliliğini kadrolu bir iş olmaktan çıkartmak. Bir diğeri de üniversitelere devlet katkısını ortadan kaldırıp tüm maliyeti öğrencilere yıkmak. Yani, üniversiteyi bütünüyle para karşılığı hizmet veren bir kurum haline dönüştürmek.<br />
<span id="more-93"></span><br />
Üniversitelerin yeniden yapılanmasında ortaya atılan her iki öneri de aslında bütünlüklü bir projenin parçalarıdır. Bu proje, 1980’lerde başlayan üniversiteyi tümüyle sermayeye hizmet eder ticari bir yapıya dönüştürmektir. Bu dönüşüm her ticari kurum gibi üniversitenin de kâr amacı güden bir işletme haline dönüşmesini öngörmektedir. Kâr amacı, doğası gereği üniversiteyi maliyetlerin düşürülmesi ve gelirin artırılması hedefine yöneltecektir.<br />
Araştırma görevliliğinin kadrolu bir iş olmaktan çıkartılıp burslu öğrenciliğe dönüştürülmesi, tam anlamıyla istihdamın esnekleştirilmesidir. Tüm esnekleştirmelerde olduğu gibi burada da temel amaç istihdam maliyetinin düşürülmesidir. Ancak, araştırma görevlilerinin aynı zamanda yüksek lisans ve doktora tez çalışmaları yaptığını, yani akademik bir çalışma içinde bulunduklarını da düşünürsek, ortaya bir başka amacın daha çıktığı görülmektedir. Bu amaç, araştırma görevlilerini akademik yaşamlarının ilk basamağında bağımlı hale getirmektir. Akademik çalışmanın en temel koşulu hiçbir bağımlılık içerisinde olmadan özgürce çalışmaların yürütülebilmesidir. Oysa iş, ücret ve gelecek güvencesi ellerinden alınmış kişilerin özgürce düşüncesini ifade edebilmesi ve bilimsel çalışmalar gerçekleştirmesi mümkün değildir. Henüz akademik yaşamının ilk aşamasında iş, ücret ve gelecek kaygısı ile baskılanan kişilerin akademik yaşamda kalmayı başarsalar bile egemen gücün etkisinden kurutulup bilimsel çalışmalarında toplumsal faydayı gözetmeleri mümkün olamaz.<br />
Dolayısıyla üniversite ve bilim toplumdan daha da kopartılarak bütünüyle sermayeye hizmet eder hale getirilmiş olur.<br />
Üniversitenin bütünüyle paralı hale getirilmesi sadece üniversitenin değil tüm eğitim sisteminin ve toplumsal sınıflar arası ilişkilerin de bütünüyle yeniden sorgulanmasını gerektiren bir düşüncedir.<br />
Üniversitenin paralı olması tüm eğitim sistemini sorgulatır çünkü, yıllardır uygulanagelen eğitim politikası; öğrencileri üniversiteye yönelten ve hatta üniversiteye girmeyi yaşamın dönüm noktası olarak gösteren bir içeriğe sahiptir. Bu nedenle aileler ilköğretimin ilk sınıflarından başlayarak OKS (SBS) ve ÖSS için çocuklarını test sistemine yönelterek dershane kapılarına yığmaktadır. Diğer bir söyleyişle Türkiye’de ÖSS dışında eğitimin hiçbir amacı, hiçbir işlevi kalmamıştır. Hal böyle iken bir anda üniversiteyi paralı hale getirip birçok ailelin çocuklarını üniversite hedefinden de uzaklaştırmak eğitimin bu tek amacını, işlevini de ortadan kaldıracaktır. Bu durumun eğitimi gerçek işlevlerine döndürebileceği yönündeki beklentiler ise mevcut anlayışın iktidarda bulunduğu süreçte gerçekleşemeyecektir. Yani, zaten fiilen işlemez olan eğitim sistemi bütünüyle çökecektir.<br />
Üniversitenin paralı olması üniversiteyi sorgulatacaktır çünkü, üniversitenin en temel işlevlerinden biri “aydın insan” yetiştirmektir. Aydın insan ancak, refah içinde özgür bir toplumda özgürlüğü, refahı yaşayabileceğini bilen ve kendi çıkarlarının ötesinde toplumsal faydayı da gözeten insandır. Bu meziyet para karşılığında alınamaz. Para ödenerek alınan eğitim, yeniden paraya dönüştürülebilecek bir yatırım aracı olabilir ancak. Para ile üniversite bitiren bir kişiden toplumsal faydayı düşünmesi beklenemez. Artık onun amacı, üniversite eğitimi için yapmış olduğu yatırımın en hızlı biçimde kendisine geri dönmesidir. Bunun için de üniversite mezunu, en hızlı biçimde bilgisini, emeğini sermayeye pazarlamayı ve onun hizmetine amade olmayı hedefleyecektir. Bu nedenle üniversiteler de eğitim programlarını bütünüyle sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturacaktır.<br />
Dolayısıyla üniversite, vermiş olduğu eğitim ve öğretimle de toplumdan kopup sermayenin hizmetine girmiş olacaktır.<br />
Üniversitenin toplumdan kopartılıp sermayenin hizmetine amade edilmesi ve üniversite eğitiminin sadece varlıklı ailelerin aldığı ayrıcalıklı bir hizmet haline dönüşmesi, her şeyden önce toplumda sınıflar arası güç dengesinin sermaye lehine bozulduğunun açık bir ifadesidir. Üniversitenin bu yeni konumlanması, güç ilişkilerindeki mevcut dengesizliği daha da derinleştirecektir. İşte bu nedenle üniversitede yaşanmakta olan bu dönüşüm sürecinde sürekli kaybeden konumunda olan sermaye dışı toplum kesimleri ve onların temsilcisi örgütlerin bu sürece mutlaka en hızlı ve etkin biçimde müdahalesi gerekmektedir.</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=23371">evrensel</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2008/01/11/para-ve-universite/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erdoğan bugün Alevilere iftar yemeği veriyor</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2008/01/11/erdogan-bugun-alevilere-iftar-yemegi-veriyor/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2008/01/11/erdogan-bugun-alevilere-iftar-yemegi-veriyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Jan 2008 17:47:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[AQ]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatür]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[İftar]]></category>
		<category><![CDATA[RTE]]></category>
		<category><![CDATA[Sefer Selvi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2008/01/11/erdogan-bugun-alevilere-iftar-yemegi-veriyor/</guid>
		<description><![CDATA[Tepkilere rağmen Erdoğan bugün Alevilere iftar yemeği veriyor. Alevi dernekleri, yemeğe katılacakları ‘düşkün’ ilan edeceklerini açıkladılar.

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tepkilere rağmen Erdoğan bugün Alevilere iftar yemeği veriyor. Alevi dernekleri, yemeğe katılacakları ‘düşkün’ ilan edeceklerini açıkladılar.<br />
<img src='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2008/01/alevi_iftari.jpg' alt='Erdoğan bugün Alevilere iftar yemeği veriyor' width="480" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2008/01/11/erdogan-bugun-alevilere-iftar-yemegi-veriyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erdal Eren Yoldaş Ölümsüzdür!!</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2007/12/17/erdal-eren-yoldas-olumsuzdur/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2007/12/17/erdal-eren-yoldas-olumsuzdur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Dec 2007 21:09:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Erdal Eren]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2007/12/17/erdal-eren-yoldas-olumsuzdur/</guid>
		<description><![CDATA[
Erdal Eren Yoldaş Ölümsüzdür!!
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=22113
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2007/12/erdal-eren.jpg' alt='Erdal Eren Yoldaş Ölümsüzdür' /><br />
Erdal Eren Yoldaş Ölümsüzdür!!</p>
<p><a href="http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=22113">http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=22113</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2007/12/17/erdal-eren-yoldas-olumsuzdur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suya ve rüzgara yazılanlar</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2007/12/10/suya-ve-ruzgara-yazilanlar/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2007/12/10/suya-ve-ruzgara-yazilanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Dec 2007 15:03:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[AQ]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2007/12/10/suya-ve-ruzgara-yazilanlar/</guid>
		<description><![CDATA[Bugünlerde herkes her konuda her şeyi konuşuyor. Dışarıdan bakılınca her türlü özgürlük var sanılır. Oysa sadece küreselleşmecilerin söyledikleri olmakta, onların planları yürümektedir.
Ülkemizde kurulu elektrik santrali gücü yaklaşık 40500 MW civarındadır. Bu kurulu gücün en az yılda 200 milyar kWh elektrik üretmesi gerekiyor. Oysa bir yılda yaklaşık olarak 170 milyar kWh elektrik üretmektedir. Yani olması gerekenden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugünlerde herkes her konuda her şeyi konuşuyor. Dışarıdan bakılınca her türlü özgürlük var sanılır. Oysa sadece küreselleşmecilerin söyledikleri olmakta, onların planları yürümektedir.<br />
Ülkemizde kurulu elektrik santrali gücü yaklaşık 40500 MW civarındadır. Bu kurulu gücün en az yılda 200 milyar kWh elektrik üretmesi gerekiyor. Oysa bir yılda yaklaşık olarak 170 milyar kWh elektrik üretmektedir. Yani olması gerekenden en az yüzde 15 daha az elektrik üretilmektedir. Şebekedeki kayıp ve kaçaklar ise yüzde 20’nin üzerindedir. Demek ki istenirse şimdiki üretimden yaklaşık yüzde 30 daha fazla elektrik üretilip, arz edilebilecektir. Ama buna karşın hâlâ ‘elektriksiz kalacağız’ yalanıyla nükleer santraller kurulmaya çalışılıyor.<br />
<span id="more-53"></span><br />
Diğer yandan fosil yakıtlara dayalı santrallerin planlaması da devam etmektedir. Oysa önümüzdeki günlerde bütün dünyada karbon vergisi gündeme gelecektir. Yani bu dünyanın kirletilmesinin bir bedeli vardır ve bu bedel, fosil yakıtlara konacak vergilerle karşılanacaktır. Ama hiç kuşkunuz olmasın, bu bedel de yine mazlum halklara ödetilmek istenecektir. Çünkü emperyalist ülkeler gerekli önlemleri şimdiden almaktadırlar. Ve her şey, anamalcılığın kitabına uygun bir şekilde gerçekleştirilmek istenecektir. Eğer dünya halkları bu konuda uyanık olmazsa, bu planlar küresel emperyalist sermayenin istediği şekilde uygulanacaktır.<br />
Bugün ülkemizdeki sırf ekonomik su potansiyeli, ülkenin şimdiki elektrik üretiminin tamamını karşılayacak büyüklüktedir. Ve dünyanın en ucuz elektrik üretim yöntemi şimdilik su santralleridir.<br />
Ama su akmakta, bizim karar vericilerimiz bakmaktadır.<br />
Şu anda ekonomik su potansiyelinin ancak dörtte biri değerlendirilmektedir.<br />
Su ile elektrik üretilecek olunsa, elektriğin 1 kWh’inin maliyeti yarım senttir. Ama buna karşın ithal fosil yakıtlara dayalı elektrik üretim modeli benimsenmektedir.<br />
Çünkü suyun akması, yağmurun yağması için ihaleler açılmamakta, komisyonlar kurulmamakta, birileri keselerini dolduramamaktadır.<br />
Oysa fosil yakıtlarda durum başkadır. Fosil yakıtların her aşamasında para dönmektedir.<br />
Ülkemizin su potansiyeli bu şekilde değerlendirilmezken, rüzgar da aynı gazaba uğramaktadır. Çünkü rüzgarın esmesi için de herhangi bir ihale açılmasına, komisyonlar kurulmasına gerek yoktur.<br />
Güneş olduğu sürece rüzgar da olacaktır. Rüzgar olduğu sürece elektrik üretimi gerçekleşecektir. Rüzgarın esmesi için hiçbir ihale açılmayacaktır. O bedava esmesine devam edecektir.<br />
İşte rüzgarı ve suyu geçersiz kılan tam da bu özellikleridir.<br />
Ülkemizin rüzgar potansiyelinin 80 bin MW’ın üzerinde olduğu biliniyor. Şimdiki kurulu gücün iki katına denk gelmektedir bu rakam. Oysa bugün itibariyle ülkemizdeki toplam kurulu rüzgar gücü 146.25 MW’tır. Yani 150 bile değil. İnşaatı devam eden projelerin toplam gücü 276.9 MW’tır. Sözleşmesi imzalanmış ve henüz inşaatına başlanmamış santrallerin toplam gücü 624.86 MW’tır. Kurulu, inşaat hailinde ve kurulacakların bugünkü toplam gücü 1048.01 MW’tır. Yani yaklaşık 1050 MW diyebiliriz.<br />
Bu ülkede herkes bir şeyler söylüyor. Ama söylenenler suya ve rüzgara yazılıyor.<br />
Su akıyor, rüzgar esiyor. Ortada hiçbir şey kalmıyor.<br />
Oysa bugün emekten, bağımsızlıktan ve emperyalizme karşı ulusal çıkarlardan yana olanların elinde hiçbir zaman olmadığı kadar olanaklar bulunmaktadır. Bu olanakların birçoğunu karşı cephenin açıkları ve yalanları vermektedir. Bu yalanları ve oyunları onların sonlarını getirmek için kullanmak mümkündür. Yeter ki din, mezhep, ırk ayrımcılığı tuzaklarını etkisizleştirip, halkla bütünleşelim; halkı bütünleştirelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2007/12/10/suya-ve-ruzgara-yazilanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanlık ayıbı ve kelebekler zamanı</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2007/11/24/insanlik-ayibi-ve-kelebekler-zamani/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2007/11/24/insanlik-ayibi-ve-kelebekler-zamani/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Nov 2007 19:59:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esti yine]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kelebek]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2007/11/24/insanlik-ayibi-ve-kelebekler-zamani/</guid>
		<description><![CDATA[Kızbes Aydın ÇEKEV Başkanı (Çiğli/İZMİR)
25 Kasım, insanlık tarihinde kadınlara yönelen alçak, vahşi bir şiddetin, bir insanlık ayıbının, bir utancın yıl dönümü olduğu gibi; aynı zamanda, kadınların erkek egemen toplumda toplumsal şiddete karşı durmasının, dayanışmanın ilmik ilmik örülmeye başlanmasının şanlı yıl dönümüdür de.
Bundan tam 47 yıl önce Dominik Cumhuriyeti’nde, Trujillo diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesini yükselten Mirabel [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kızbes Aydın ÇEKEV Başkanı (Çiğli/İZMİR)</p>
<p>25 Kasım, insanlık tarihinde kadınlara yönelen alçak, vahşi bir şiddetin, bir insanlık ayıbının, bir utancın yıl dönümü olduğu gibi; aynı zamanda, kadınların erkek egemen toplumda toplumsal şiddete karşı durmasının, dayanışmanın ilmik ilmik örülmeye başlanmasının şanlı yıl dönümüdür de.<br />
Bundan tam 47 yıl önce Dominik Cumhuriyeti’nde, Trujillo diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesini yükselten Mirabel kız kardeşlerin, diktatörlüğün askerleri tarafından tecavüz edildikten sonra vahşi bir şekilde katledildikleri, insanlık ayıbının yıl dönümüdür. Mirabel kız kardeşlerden birinin kod adının Kelebek olmasından da esinlenerek; o günden sonra bu üç kız kardeş, gerek Dominik’te gerekse dünyada Kelebekler adıyla efsaneleştirilerek anılmaya başlarlar.<br />
<span id="more-47"></span><br />
Önce 1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda; 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak kabul edilir. Daha sonra 1985 yılında, BM tarafından 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi için Uluslararası Mücadele Günü” ilan edilir. Kapitalizmden beslenen, militarizmle sarıp sarmalanan; din, töre ve geleneklerle içselleştirilen feodal erkek şiddeti, sistem tarafından değişik biçimler ve adlarla yeniden yeniden üretilmektedir. Biz kadınlar çok iyi biliyoruz ki; dünyanın her yerinde kadınlar olarak, ulusal, sınıfsal ve cinsel sömürü ve saldırılara maruz kalmaktayız. Sermaye gibi, şiddetin de maalesef vatanı milleti, dini mezhebi yoktur. Bugün sömürü biçimleri milliyet, ülke, bölge ayrımı gözetmeksizin dünyanın her köşesinde vardır; ne yazık ki var olmaya devam ediyor.<br />
Ülkemizde, Antalya Serbest Bölge’de faaliyet yürüten NOVAMED adlı şirkette çalışan kadınların yaşadığı, bunun en yakın ve en canlı örneğidir. Sendikalaşmak için mücadele eden, tamamına yakını kadın olan işçiler; ağır koşullarda, sendikasız, sosyal güvencesiz, angarya ve ucuza çalıştırılarak sınıfsal sömürüye maruz kalıyorlar. Sömürünün kesintisiz sürmesi, sömürü çarkının devamı ve garantisi için kadınların ne zaman hamile kalacaklarına bile kendileri değil, patronları karar veriyor. Böylece kadınlar doğurma haklarına müdahale edilerek ve yine hafta içi değil, hafta sonu eşleriyle birlikte olmaları yönünde baskılanarak; aslında cinsel yaşamlarına müdahale edilerek cinsel şiddete maruz bırakılmaktalar.<br />
Yine son günlerde, ülkemizde çözümsüz bırakılarak kardeşin kardeşe boğazlatılmasına sebep olan ve bir o kadar da sorunların üstünü örtmek, halkın gözünü perdelemek için kullanılan “savaş” bahane edilerek uygulanan bir şiddet türü daha mevcuttur. Anaları gözyaşına boğan, onları sevdiklerinden, yavrularından mahrum bırakan, gelinleri eşsiz, çocukları babasız, anneleri evlatsız bırakan bir savaşın doğurduğu şiddettir bu.<br />
Ancak biz kadınlar biliyoruz ki; biz sustukça, biz sessiz kaldıkça nice kız kardeşlerimiz bu ataerkil vahşet elinde, namus adına, töre adına, hastalıklı beyinlerin elinde can vermeye devam edecek. Daha kaç Sevgi Aguş “cilveli konuştuğu”, daha kaç Alev Er ‘piercing taktığı’ daha kaç Oya Can ‘beyaz tayt giydiği’ için öldürülecek? Ve yine, “devletin bölünmez bütünlüğü, bekası” adına daha nice kız kardeşlerimiz gözaltında taciz ve tecavüze uğrayacak, daha kaç Kürt kadını yerinden yurdundan olacak; göç mağduru olarak açlık ve işsizliğin, cehaletin pençesinde ömür törpüleyecek?.. Sistem muhalifi daha kaç kadın ya da kadın örgütü antidemokratik baskı ve saldırılara maruz kalacak?<br />
Biz kadınlar artık susmayacağız. Artık kendi yazgımızı kendimiz çizmek üzere, sözümüzü birleştirerek, örgütlülüğümüzü, dayanışmamızı örüyoruz. Kadına yönelik şiddete, eşitsizliğe karşı ayaktayız, alarmdayız. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Nerede bir kadın eziliyorsa, nerede kadına yönelik cinsel istismar varsa, şiddet varsa, savaş varsa, haksızlık varsa, sömürü varsa, emin olun, ellerimiz yakanızdadır! Hesabını soracağız! İşte, her yıl bir öncekine göre daha da çoğalarak alanları dolduruyoruz. Daha geçen gün kadın koalisyonunda kenetlendik Ankara’da. Ortak sözümüzle, gücümüzle siyasetin ortasında, “erkek siyasetine” artık yeter demek üzere ellerimizi birleştiriyoruz. Şimdi kelebekler zamanı. Her birimiz birer kelebeğiz. Unutmayalım ki; kelebekler kanat çırparak yol alırlar. Yalnızca 25 Kasımlarda, 8 Martlarda değil; gün gün, her gün kanat çırptıkça özgürleşeceğiz. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2007/11/24/insanlik-ayibi-ve-kelebekler-zamani/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Telekom Grevi dsnds #2</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2007/11/17/telekom-grevi-dsnds-2/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2007/11/17/telekom-grevi-dsnds-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Nov 2007 14:49:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[AQ]]></category>
		<category><![CDATA[D.S.N.D.S]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatür]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Grev]]></category>
		<category><![CDATA[Sefer Selvi]]></category>
		<category><![CDATA[Telekom]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2007/11/17/telekom-grevi-dsnds-2/</guid>
		<description><![CDATA[Doğru Söze Ne Denir ki Serisi #2
Tutuklamalara varan baskılara rağmen Telekom işçisi direnişini sürdürüyor.

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>D</strong>oğru <strong>S</strong>öze <strong>N</strong>e <strong>D</strong>enir ki <strong>S</strong>erisi #2<br />
Tutuklamalara varan baskılara rağmen Telekom işçisi direnişini sürdürüyor.<br />
<a href='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2007/11/karikb1.jpg' title='Doğru Söze Ne Denirki'><img src='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2007/11/karikb1.jpg' width="435px" alt='Doğru Söze Ne Denirki' /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2007/11/17/telekom-grevi-dsnds-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siz Teksaslıysanız ben de Kasımpaşalıyım dsnds#1</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2007/11/15/siz-teksasliysaniz-ben-de-kasimpasaliyim/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2007/11/15/siz-teksasliysaniz-ben-de-kasimpasaliyim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 23:59:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[AQ]]></category>
		<category><![CDATA[D.S.N.D.S]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatür]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Bush]]></category>
		<category><![CDATA[Sefer Selvi]]></category>
		<category><![CDATA[Tayyip]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2007/11/15/siz-teksasliysaniz-ben-de-kasimpasaliyim/</guid>
		<description><![CDATA[Doğru Söze Ne Denir ki Serisi #1
Erdoğan, Bush görüşmesini anlatırken ‘Ne söylemem gerekiyorsa söyledim. Siz Teksaslıysanız ben de Kasımpaşalıyım bile dedim’ dedi. ‘Amerika’da Teksas neyse Türkiye’de Kasımpaşa odur’ dediğini söyledi.

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>D</strong>oğru <strong>S</strong>öze <strong>N</strong>e <strong>D</strong>enir ki <strong>S</strong>erisi #1<br />
Erdoğan, Bush görüşmesini anlatırken ‘Ne söylemem gerekiyorsa söyledim. Siz Teksaslıysanız ben de Kasımpaşalıyım bile dedim’ dedi. ‘Amerika’da Teksas neyse Türkiye’de Kasımpaşa odur’ dediğini söyledi.<br />
<a href='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2007/11/karikb.jpg' title='Erdoğan - Bush görüşmesi'><img src='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2007/11/karikb.thumbnail.jpg' alt='Erdoğan - Bush görüşmesi' /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2007/11/15/siz-teksasliysaniz-ben-de-kasimpasaliyim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç mevsimi gördük, baharı da göreceğiz</title>
		<link>http://blog.yollu.com/2007/11/13/uc-mevsimi-gorduk-bahari-da-gorecegiz/</link>
		<comments>http://blog.yollu.com/2007/11/13/uc-mevsimi-gorduk-bahari-da-gorecegiz/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2007 19:33:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aşkın Yollu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bobrektasi.org/2007/11/13/uc-mevsimi-gorduk-bahari-da-gorecegiz/</guid>
		<description><![CDATA[
Ekim Devrimi’nin tartışıldığı konferansta devrimin siyasal ve kültürel alandaki sonuçları tartışıldı
Yeni bir dünyanın kurulabileceğine olan inancın en zayıf olduğu dönemi yaşadığımız söylenebilir. 90’lı yılların başında Sovyetler Birliği ve ‘Doğu Bloku’ ülkelerinin dağılma sürecinin başlamasıyla bütün dünyada eşzamanlı olarak ortaya çıkan olumsuz sonuçların bu umutsuzluğu koşulladığı ortada. Bir taraftan yoğun bir ideolojik-kültürel yönlendirme, diğer taraftan ‘totaliter’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src='http://blog.yollu.com/wp-content/uploads/2007/11/51.jpg' alt='Üç mevsimi gördük, baharı da göreceğiz' / style="padding 0px 3px 0px 0px" align="left"/><br />
Ekim Devrimi’nin tartışıldığı konferansta devrimin siyasal ve kültürel alandaki sonuçları tartışıldı<br />
Yeni bir dünyanın kurulabileceğine olan inancın en zayıf olduğu dönemi yaşadığımız söylenebilir. 90’lı yılların başında Sovyetler Birliği ve ‘Doğu Bloku’ ülkelerinin dağılma sürecinin başlamasıyla bütün dünyada eşzamanlı olarak ortaya çıkan olumsuz sonuçların bu umutsuzluğu koşulladığı ortada. Bir taraftan yoğun bir ideolojik-kültürel yönlendirme, diğer taraftan ‘totaliter’ yönetimlerin baskıcı politikaları, başka bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancı zayıflattı. Öyle ki dünyanın en ücra köşelerinde bile dolaylı olarak da olsa ilerlemeler yaşanmasını ve topyekün bir ‘insanlaşma’ süreci yaşanmasını sağlayan Büyük Ekim Devrimi bile hafızalarda çarpıtılmış olarak yer almaya başladı. 21. yüzyılın başlamasıyla birlikte ‘tek kutuplu dünyanın’ insanlığı her geçen gün yok oluşa sürüklemesi, yeniden başka arayışların gündeme gelmesine neden olduysa da hâlâ bu konuda kitlesel bir aydınlanmanın yaşandığını söyleyebilmenin oldukça uzağındayız.<br />
<span id="more-39"></span><br />
Evrensel Kültür Merkezi tarafından düzenlenen “90. Yılında Ekim Devrimi” konulu konferansta devrimin siyasal ve kültürel alanda yol açtığı değişiklikler bir kez daha hatırlatıldı. Konuşmacıların ‘Yeni Ekimler gündeme gelebilir’ ve ‘Üç mevsimi gördük, baharı da göreceğiz’ diyerek, özgür bir dünyanın olanaklarına işaret ettiği oturumlarda, yeni bir çağın başlangıcı olarak nitelendirilen Ekim Devrimi’nin, bugün hafızalarımızdan silinmeye çalışılan yönleri ve sonuçları bir kez daha hatırlatıldı. Konferans önceki gün Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Yapılan iki ayrı oturumda, devrim öncesi ve sonrası ortaya çıkan gelişmeler ve bugünden sonrasına ilişkin yeni olanaklara vurgu yapıldı.<br />
17 Ekim’de (7 Kasım) 1917’de birinci dünya savaşı sırasında dünyadaki en gerici yönetimlerden olar Rus Çarlığının yıkılmasını sağlayan Ekim Devrimi, birinci oturumda siyasal dayanakları ve sonuçları, ikinci oturumda ise kültürel dayanak ve sonuçları açısından ele alındı.<br />
<strong>Devrimler zincirinin bir halkası</strong><br />
Moderatörlüğünü gazetemizin Yazıişleri Müdürü Fatih Polat’ın yaptığı birinci oturumda konuşan Prof. Dr. Taner Timur, Ekim Devrimi’nin Fransız İhtilali ile başlayan devrimler zincirinin bir halkası olarak ortaya çıktığını belirterek, Ekim Devrimi’nin dünyaya umut saçtığını ifade etti. Avrupa ülkelerinin devrim öncesi Rusya’ya ilişkin politikalarını özetleyen Prof. Dr. Timur, Osmanlı’nın Rusya’yı kontrol altında tutacak şekilde tampon bölge olarak değerlendirilmeye çalışıldığını ve ‘devrimi nötralize etmek amacıyla kullanıldığını kaydetti.<br />
Bu kuşatmaya rağmen devrimin genç dinamik unsurların başını çektiği bir kadroyla dünyaya yeni ufuklar açıldığını anlatan Taner Timur, Osmanlı’nın devrim karşıtı pozisyonuna rağmen Lenin’in devrim sonrasında yaptığı ilk işlerden birinin Avrupa ülkelerinin Rusya’yla yaptığı ve İstanbul’un da Ruslara verilmesini öngören gizli anlaşmaları açıklamak olduğunu hatırlattı. Bu dostane adıma ve özellikle Türk Kurtuluş Savaşı’na Sovyetlerin yaptığı sınırsız yardıma rağmen devrim sonrasında Türkiye, tıpkı devrim öncesi Osmanlı’nın kullanıldığı gibi, bu kez Sovyetler Birliği’ne karşı bir tampon bölge olarak konumlandı. Bu döneme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Taner Timur, 20. yüzyıl boyunca devrimin batı tarafından boğulmaya çalışıldığını kaydederek, buna rağmen devrimin özgürlükçü bir karakter taşımaya devam ettiğini ve uluslararası kültürün yarattığı doğru ve iyi ne varsa tümünü özümsediğini belirtti.<br />
Taner Timur konuşmasının sonunda bugün emperyalist kapitalizmin iç çelişkilerinin arttığını; bunun da yeni Ekim Devrimlerini gündeme getirebileceğini vurguladı.<br />
<strong>Tarihsel dayanakları bugün de var</strong><br />
Birinci oturumun ikinci konuşmacısı olan Mustafa Yalçıner ise Ekim Devrimi’nin olmuş-bitmiş bir şey olmadığını belirterek, devrimin tarihsel dayanaklarının bugün de varlığını koruduğunu söyledi. Son yıllarda etkisini giderek kaybetse de bir dönem, tarihin sonunun geldiğinin propaganda edildiğini belirten Yalçıner, konuşmasında Fransız Devrimi’nin temel sloganları olan eşitlik özgürlük ve kardeşliğin bugün bile bir ideal olarak varlığını sürdürdüğünü kaydetti. Genel oy, seçim, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi hakların Ekim Devrimi öncesinde sadece Avustralya, Yeni Zelanda ve Norveç’te var olduğunu belirten Yalçıner, Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi sonrasında bu hakların kullanılabildiği ülkelerin sayısının arttığını kaydetti.<br />
1936 Sovyet Anayasası’nın temel insan hakları açısından o güne dek görülmemiş derecede ileri bir adım olduğunu hatırlatan Yalçıner, Anayasa maddelerinden bazılarını okuyarak, devrimin dolaylı ve doğrudan sonuçlarına dikkat çekti. Konuşmasının son bölümünde ulusal soruna ilişkin değerlendirmeler yapan Mustafa Yalçıner Ekim Devrimi öncesinde halklar hapishanesi olarak tanımlanan Rusya’nın sonrasında kurulan Sovyetler birliğinde, farklı ulusların, kendi dil ve kültürlerinin yaşatılması ve geliştirilmesi için atılan adımlar atıldığını kaydetti. (İstanbul/EVRENSEL) Edebiyat,bilim ve sanat hızla gelişti</p>
<p><strong>“Kültürsüz devrim mümkün değildir” </strong>diyerek konuşmasına başlayan Yazar Aydın Çubukçu, Ekim Devrimi’nin başta Aydınlanma olmak üzere Rus kültürel birikimine dayandığını ancak devraldığı birikimi yeni unsurlar katarak yeniden biçimlendirdiğini belirtti. Devrim öncesi edebiyat ve sanatta dünyadan şikayetçi olan bir bakışın egemen olduğunu kaydeden Çubukçu, “Yeni bir dünya kuracak olan nedir?” sorusunun havada kaldığını söyledi. Devrim sonrasında edebiyat, bilim ve sanatın hızla geliştiğini vurgulayan Çubukçu, iddia edilenin aksine bilime devrimin başlangıcından itibaren özel bir önem verildiğini belirtti. Lenin’in ünlü Psikolog Pavlov’un devrimden pek hoşlanmamasına rağmen ülkesinde çalışmasına devam edebilmesi için yaptıklarını örnek veren Çubukçu, diyalektik materyalizmin devlet felsefesi haline gelmesiyle bilimin önünde yeni ufuklar açıldığını anlattı. Çubukçu son olarak sadece bir teori olarak değerlendirilen Marksizmin devrimle birlikte uygulanabilir olduğunun da ortaya çıktığını söyledi.<br />
Ekim Devrimi’nin Türkiye’ye yansımalarına ilişkin bir konuşma yapan Yazar-Yayıncı Aydın Ilgaz ise Fedailer Mangası olarak nitelendirilen 1940’lı yılların edebiyatçılarının yaşadıklarını anlattı. Rıfat Ilgaz ve A. Kadir gibi edebiyatçıların o yıllarda yazdıkları her kitap yüzünden tutuklandıkları belirten Ilgaz, konuşmasında Rıfat Ilgaz’ın tutuklanmasına neden olan şiirlerden de örnekler sundu. Babası Rıfat Ilgaz’ın yattığı cezaevlerinin birer birer kültür merkezleri haline gelmesinden mutluluk duyduğunu söyleyen Ilgaz, o dönemin aydınlarının büyük acılar, hastalıklar ve tutuklamalarla yüz yüze kaldığını belirtti. Ilgaz son olarak Rıfat Ilgaz’ın yaşadığı bütün acılara rağmen kendisine söylediği “Üç mevsimi gördük, baharı da göreceğiz” sözüyle konuşmasını noktaladı. Bir kültür devrimi</p>
<p>Ekim Devrimi’nin sanat, edebiyat açısından değerlendirildiği konferansın ikinci oturumunda yapılan konuşmalarda devrim öncesi ve sonrasında kültür alanında ortaya çıkan gelişmeler ele alındı. Nuray Sancar’ın moderatörlüğünü yaptığı oturumda konuşan Tiyatro Eleştirmeni-Yazar Üstün Akmen, ayaklanma ve devrim olgularına ilişkin değerlendirmeler yaptı. Bütün emekçileri ayağa kaldıran Ekim Devrimi’nin aynı zamanda bir kültür devrimi de olduğunu belirten Akmen, proletaryanın bir sınıf olarak örgütlenmesi durumunda kendi kültürünü yaratabileceğini ifade etti. Tarihin insanlığın kurtuluşunu proletaryanın sırtına boşu boşuna yüklemediğini vurgulayan Akmen son yıllarda olup bitenlerin yeni Ekim Devrimlerinin habercisi olduğunun altını çizdi.<br />
Konuşmasında Fransız Devrimi’nden Ekim Devrimi’ne kadar olan yaklaşık 200 yıllık dönemin edebiyat alanındaki akımlarını değerlendiren tiyatro yönetmeni Metin Boran, dünyadaki gelişmelerden rahatsız olan romantiklerden Rus klasiklerine kadar akımların ve yazarların çözümlemesini anlattı. Gerçekçi akımların gelişmeleri tespit edebildiğini ancak, iş çözümler önermeye gelince sessiz kaldıklarını belirten Boran, bu akımların toplumdaki ‘oksitlenmeyi’ tespit ettiklerini ancak bunun yeterli olmadığını vurguladı. Boran, Balzac, Stendhal, Gogol, Çehov, Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin ve Gorki’nin eserleri üzerinden döneme ilişkin değerlendirmeler de yaptı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.yollu.com/2007/11/13/uc-mevsimi-gorduk-bahari-da-gorecegiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
